ATATÜRK İLKELERİ’ Kategorisi için Arşiv
Sesli Görüntülü Kaliteli,TiklaSohbet
23 Temmuz 2010 Yazan Seslikaradenizsesli siteler, sesli chat sitesi sesli Sohbet, sesli Chat, kameralı chat, kameralı sohbet sesli sohbetsesli sohbet

Türkiyenin en kaliteli en Seviyeli en Görkemli Sitesi olan Seslikaradeniz Yükselmeye Devam Ediyor Ediçekdir Önçelike Sesli Sohbet Girmek isteyen ilk Girecek arkadaslarımız Sitemiz üçretsiz dir Bedava Sohbet keyfi yasamanız Dileyle Siyaset ırkcılık Kesinlikle msn reklam tel kufur hakaret ortam geriçi olaylardan lütven kacınınız Ve kesinlikle Yasakdır
SesliSohbet Nasıl Girebilçeyınızın Tanıtımı
Yükleyen Seslikaradeniz. – DiÄ�er video blogları.
Windows 7'de Mikrofon ve Ses Ayarlarını
Yükleyen Seslikaradeniz. – Daha fazla bilim ve teknoloji videosu sizleri bekliyor.
Yeni Galata Köprüsü trafiğe kapanacak
10 Temmuz 2010 Yazan SeslikaradenizYeni Galata Köprüsü yapılacak çalışmalar nedeniyle bu gece 02.00 – 04.30, saatleri arasında araç ve yaya trafiğine tamamen kapanacak.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı açıklamada,
“Deniz Hizmetleri Müdürlüğü tarafından Yeni Galata Köprüsü’nde baskül köprünün mesnet, kiriş ve kilitlerinin yağlanması çalışması ile köprünün deniz trafiğine açılma işlemi yapılacaktır. Bu nedenle köprü, 13 Temmuz 2010 Salı günü gece, 02.00 – 04.30, saatleri arasında araç ve yaya trafiğine tamamen kapanacaktır.
Yeni Galata Köprüsü’nü kullanacak olan araçların yukarıda belirtilmiş olan tarihte 02.00 – 03.30 saatleri arasında Atatürk Köprüsü’nü kullanmaları, 03.30-04.30 saatleri arasında ise her iki köprü de deniz trafiğine açık olacağından Haliç Köprüsü’nü kullanmaları gerekmektedir.” dedildi.
Sesli Sohbet Kazım Koyuncunun hayat hikayesi
09 Haziran 2010 Yazan Seslikaradeniz




Kazım Koyuncu Pançol’da doğdu, Şair Ceketli Çocuk oldu ve Gönüllerde taht kurdu
Hazırlayan: Fatih Sultan Kar
Kazım Koyuncu, 1972 yılında Artvin’in Hopa ilçesine bağlı Yeşilköy’de (Pançol’da ) doğdu.Babası Cavit Koyuncu köyün aydın insanlarından biriydi, annesi ise ev hanımı idi. Kazım KOYUNCU altı kardeşten sondan ikincisi idi.Yaş olarak Oğuz, Canan, Hüseyin, Orhan Koyuncu’nın küçüğü , Niyazi Koyuncu’nun büyüğüydü. Çocukluğunu çok sevdiği babaannesinden masallar ve “üstadım” dediği, “Kemençeci Yaşar” lakabı ile tanınan Yaşar Turna’nın yanında türkü dinleyerek geçti,

Yaşlı insanlarla konuşmaya bayılırdı.
Serüvenciler’in müziğin etrafını örme çabası
Kazım Koyuncu, Zuğaşi Berepe’den ayrıldık sonra bir süre Serüvenciler grubunda çalıştı. Koyuncu o günleri şöyle anlatıyor : ”Tuncay Akdoğan ile tanışmamız 1995 ya da 1996′da, Köln’de ortak bir arkadaşımızın evinde gerçekleşti. Biz Zuğaşi Berepe , onlar da Kızılırmak olarak oradaydık. Hem rock müzik yapıyorduk, hem ona benzeyen adamlardık, devrimciydik… Zuğaşi Berepe dağıldığında o da Kızılırmak’tan ayrılmıştı… Tuncay’la birlikte müzik yapmamız söz konusu oldu ve ben de Serüvenciler’e katılmış oldum… Birbirimizle kavga ede ede, seve seve, sadece müzik değil, o müziğin etrafını örme çabası da vardı… Çok zor zamanlardı, gündelik hayatımız zordu… ‘Senin aşkından öldü dünyanın bütün çiçekleri’ diye bir şarkı yazmıştı. Onu ben seslendirmiştim…. Birlikte müzik yaratmaya çalıştık, kısa sürdü ama onu yaratırken insanlar çok şey yaşayabiliyorlar… ‘Benim albümümde şarkı söyler misin’ dedi. ‘Seve seve yaparım’ dedim
Karadeniz’in hırçın çocuğu Kazım Koyuncu 2003 ‘de Türkiye’nin kültürel ve politik ortamından etkilenmiş gibiydi. Artık dalgalar kıyıya daha yavaş, daha sakin vuruyordu. Kazım Koyuncu’nun deyimiyle “ zaman ilerledikçe teknik olarak içindeki rock müzik ateşi çokta olmasa da birazcık düşmüştü”.
VİYA” sahil yoluna nazik bir tepkidir.
Sanatçı 2000 yılında kolektif bir albüm olan “ SALKIM SÖĞÜT-2” albümünde “Didou Nana” , “Golas Empua Yulun” ve “Dağlarda Kar Sesi Var” isimli 3 şarkısını seslendirdi.
Kazım Koyuncu 2001 yılında solo bir albüm çıkarmaya karar verdi. Daha önce “ SALKIM SÖĞÜT-2” albümünde de seslendirdiği 3 lazca parçayı da albümüne katarak ilk solo albümü olan “VİYA !” yı çıkardı.
“VİYA !” albümündeki teşekkür kısmından bir bölüm :
NEREYE?….
Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası, Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral… derken şimdi de- ki aslında çok zaman önce başlayan – Samsun-Sarp Sahil Yolu Projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdu-rulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve ……………………YAŞAM!
İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan……..YAŞAM!
Kazım Koyuncu bir söyleşide “VİYA” albümünün isminin viya olmasının sebebi söyle anlatıyordu : “VİYA” sahil yoluna nazik bir tepkidir. Çünkü viya sahillerde yapılan bir nevi aletsiz sörf. Ardeşen’de tahtasız da.. Böyle dalgaya bırakıyorlar kendilerini . Kayalarla kavga ediyor insanlar, çocuklar. Bu çok önemli bir kültürel durumdu aslına bakarsanız. Bir ritüeldi ya da. Fakat eğer biz sahilleri doldurursak böyle bir şey de olmayacak. Sadece küçük şeylerden bir tanesi. Bu bir simgeydi. Küçük bir şey, Onu da albümün içine de koyduk”
Koyuncu her parçada yaşamdan, dağlardan, denizden, insandan ama en çokta aşktan bahsediyordu
Kazım Koyuncu albümünde geleneksel Karadeniz müziği enstrümanları olan kemençe ve tulumu rock müziğin vazgeçilmezleri arasında yer alan bas gitar, elektro gitar ve bateri gibi enstrümanlarla buluşturuyordu. Koyuncu bu albümde laz halk ezgi ve bestelerinin en güzellerini bir araya getirdi. Albüm Doğu Karadeniz’in müzikal bir mozaiği gibiydi… Koyuncu her parçada yaşamdan, dağlardan, denizden, insandan ama en çokta aşktan bahsediyordu. Hüzünlü bir aşk parçası olan “Didou Nana”yi şarkıyı söylüyordu. Kazım’ın sevenleri tarafından ve özellikle de babası “Cavit Koyuncu ” tarafından en çok sevilen parçası da buydu…
Annesi Hüsniye Koyuncu’nun anlattıkları çocukluğunun farklı duruşunu gözler önüne seriyor :” çocukluğunda da adam gibi davranırdı. Halasının eşi ona doktorunun adını verdi. Onun gibi yüksek bir adam olsun diye. O da çok yüksek bir insan oldu. İlkokulda öğretmeni onunla arkadaşlık yapardı. Bir gün babası öğretmenine “Ya sen bacak kadar çocukla neyi konuşuyorsun’ demiş, o da eşime “İşime karışma, Kazım çocuk değil adamdır” diye cevap vermiş. Yaşlı insanlarla konuşmaya bayılırdı. Onlara hep bir şeyler sorardı. Hep öğrenmek isterdi. Bazen öyle sorular sorardı ki insanlar cevap veremezdi, şaşırırdı. Ağaçtan gitar, tenekeden davul yapardı. Babaannesine, “Bana atma türkülerden öğret” derdi. Babaanne ona “atma türki atarum / yüreğuni yakarum / eski çaruklaruni / boğazuna takarum” derdi” Kazım da ona atma türkülerle cevap verirdi. Çocukluğu Pançol’da geçti. Çay toplamada yarış yapardı, bizi geçerdi. Ağabeyi Hüseyin’i geçer ve ona “tembel” diye takılırdı”.
Ortaokul 1. sınıfa geldiğinde babasının kendisine aldığı mandolinle ve babasının kendisinden habersiz onu mandolin kursuna yazdırmasıyla müziğe ilk adımını attı. Daha sonra Almanya’da yaşayan Selahattin amcasının kendisine getirdiği gitarla müzikle daha da bir içli dışlı oldu.
Kazım KOYUNCU lise yıllarında 2 Fransız şairden çok etkilenmişti. O dönemler kitap okumayı çok seviyordu. Şair olamadı ancak sevenlerinin ve kendisinin deyimiyle Şair Ceketli Çocuk oldu…
Kazım KOYUNCU 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde okumaya başladı. İlk yıl düzenli olarak okuluna gitti ancak daha sonra müzik yavaş yavaş bedeni ve ruhuna işlemeye başladı. Kazım Koyuncu kendisi ile yapılan bir söyleşi de bu durumu şöyle anlatıyordu : “’Çocukluğumdan beri müzikle ilgiliydim. Üniversite müzikle ilgilenmem için iyi bir bahaneydi. ‘Politikacı ya da kaymakam mı olacağım, zaten yapmazlar!’ deyip üniversiteyi son yılında bıraktım ve tamamen müzikle ilgilenmeye başladım. Başarısız olsaydım ki bir külkedisi hikayesi değil bu ve sebepleri de var, ahlayıp vahlanmayacaktım

Faşizmin Korku ve Sefaleti” adlı oyununda müziklerini de yaptı.
1990 yılında okulu ayrıldıktan sonra kendisinde Çağdaş Sanat Atölyesi’nde çalışmaya başladı. Burada 1991 yılında Ali ENVER ile birlikte Grup DİNMEYEN adlı bir müzik grubu kurdu.
Bu grup Karadeniz ezgilerinin dışında Türkçe ve Politik müzik yapan bir gruptu. Aynı zamanda Çağdaş Sanat Atölyesi’nin o yıl sahneye koyduğu “Faşizmin Korku ve Sefaleti” adlı oyununda müziklerini de yaptı.
Kazım KOYUNCU ve Ali ENVER’in kurduğu Grup Dinmeyen 1996 yılında ilk ve son albümleri olan “Sisler Bulvarı” adlı albümü çıkardılar. Sadece kaset formatinda yayımlanan albümde 9 eser yer alırken Ali ELVER, Kazım KOYUNCU, Arzu GÖRÜCÜ, Metin KALAÇ, Cafer İŞLEYEN, Serkan TUĞ, Murat DİLEK’ten oluşan DİNMEYEN GRUBU; Kazım KOYUNCU‘nun müziğe başladığı ve solist olarak yer aldığı ilk grup olarak da ayrıca büyük bir önem taşır.Albümde yer alan eserlerin düzenlemeleri Grup Dinmeyen’e aitti.
Lazca müzik yapan bir grup fikrinden bahsettiğimde çölde suya kavuşan biri gibi benimsedi.
Kazım KOYUNCU bir yandan Grup DİNMEYEN ile Türkçe politik müzik yaparken diğer taraftan da 1992 yılları sonunda Zeytinburnu’nda Çağdaş Sanat Atölyesi’nde tanıştığı bir başka müzisyen Mehmedali Barış BEŞLİ ile yeni bir grup kurmaya çalıştı. 1993 yılında Kazım KOYUNCU ve Mehmedali Barış Beşli ile Kadıköy’de Kalkezon adlı bir müzik evinde Dünya’nın ilk ve tek Lazca Rock müzik grubu olan ZUĞAŞİ BEREPE (Denizin Çocukları) ‘yi kurdular. Mehmedali Barış Beşli bakın o günleri nasıl anlatıyor : “Kazım’la 1992 yılında Çağdaş Sanat Atölyesinde tanıştık. O hem devrimci, hem müzisyen, hem Laz, hem de uzun saçlaydı. Bunlar bir araya zor gelecek niteliklerdi. Kazım’a Lazca müzik yapan bir grup fikrinden bahsettiğimde çölde suya kavuşan biri gibi benimsedi. Zuğaşi Berepe İ.Ü Öğrenci Kültür Merkezinde böylece hayata geçti”.
Sahnedekiler sanki gencecik insanlar değil de bu işi yemiş yutmuş koca adamlar
Kazım KOYUNCU Zuğaşi Berepe’nin hem bas gitaristi hem de vokalisti idi. Grubun yaptığı müzik Kazım KOYUNCU’nun hassasiyetini dile getiriyordu. Lazcanın unutulmasına, doğayı kirletenlere, Karadeniz otoyoluna karşı açıkça tavır koydu. Zuğaşi Berepe Karadenizlilerle ilk buluşmasını 1993 yılındaki Rize-Pazar şenliklerinde gerçekleştirdi. Araştırmacı- yazar İsmail Avcı o anlattıkları ile bizi o günler getiriyor : “Sene 1993, Pazar belediye düğün salonundayız. Zuğaşi Berepe’nin Zuğaşi Berepe adını aldığı ilk konser. Benim gözümde sahnedekiler sanki gencecik insanlar değil de bu işi yemiş yutmuş koca adamlar. Lazca şarkı söyleyecekler. Bu benim hayatımda sahneden dinleyeceğim ilk Lazca şarkılar olacak. Konser başlar, bir süre sonra Kazım’ın çaldığı gitarın teli kopar. Ne büyük bir talihsizlik. Tanrının huzurunda, Lazların karşısında yani kamusal alan denilen mekanda ilk kez Lazca şarkılar söyleniyor ve olacak iş mi, gitarın teli kopuyor”…
“Gençlerin bende gördükleri kendilerine yakınlık. Normal, müzisyenliğim dışında yaşam biçimim
Doğu Karadenizliler yıllarca dinledikleri müziklerden farklı olarak kemençe yerine gitar çalan bu uzun saçlı küpeli adamları ilk anda pek anlamadı.
Ancak Zuğaşi Berepe çok geçmeden İstanbul’da özellikle de üniversite gençliği arasında dinlenen ve dikkat çeken bir grup olmayı başarmıştı. Kazım Koyuncu gençlerin ilgisini şöyle anlatıyordu :” Üniversitelilerin ilgisi herhalde müzikteki dinamizmden kaynaklıdır. Belki bende gördükleri kendilerine yakınlık. Normal, müzisyenliğim dışında yaşam biçimim. Hayattaki varoluşum. Herhalde öyle bir şey çekiyor. Onları da bana çeken bu…. Hayatı ileriye götüren şey hayallerimiz, hayallerimizi gerçekleştiren şeyler de cesaretlerimiz. Gençken insan cesur olabiliyor. Bu anlamda Üniversiteliler, Liseliler hatta çocuklar… Ben onların hayatlarını çok önemsiyorum. Çünkü hayat oradan yeni bir şekil alabilir”.
O şimdi İstanbul’a ulaşan Karadeniz’in hırçın bir dalgasıydı…
Grup zamanla Karadeniz’e özgü Tulum ve Kemençe gibi enstrümanları da müziklerine katmaya başladılar. Zaten artık konserleri de gittikçe kalabalıklaşıyordu. Çok geçmeden Karadenizlilerde bu grubu keşfettiler. Kendi seslerini dinlettiren bu grupla da bir anlamda barıştılar. Grup bir süre sonra 1995 yılında oldukça sert rock motiflerini içeren ve batılı enstrümanlarla icra edilmiş parçalardan oluşan ve müzik çevrelerinden de olumlu not olan “Va Mişkunan” yani “Bilmiyoruz” albümünü çıkardı. Kazım KOYUNCU’nun tüm hırçınlığı ve isyanı bu albümde iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O şimdi İstanbul’a ulaşan Karadeniz’in hırçın bir dalgasıydı… Kazım KOYUNCU, “Va Mişkunan” albümünü şöyle yorumluyordu : ”Kapağında babaannemin fotoğrafının bulunduğu albümdür. Ya biz müziği… Müziği o zaman yapmaya çalışıyoruz. O kadar acemiydik ki biz ne çalmayı ne söylemeyi, bir şey bilmiyorduk. 93 yılında çalışmaya başladık. 95’te albüm yaptık. Dünyanın hiçbir yerinde o albümü o şekilde yaptırmazdı hiçbir yapımcı. Türkiye böyle enteresan bir ülke ama bizler çok pozitif anlamda söylüyorum, hırslı, iddialı çocuklardık. O albümü öyle yaptık. Tabii ki ne kadar berbat bir teknikle yaptığımızı anladığımızda derhal çalışmaya başladık”.
Va Mişkunan” albümündeki teşekkür kısmından bir bölüm :
“hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, arasıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara- herşeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.,.ya
CD’ler o zamanın koşullarında bilgisayardan sıcak sıcak çıkıyordu ve biz fırından sıcak ekmek alan çocuklar gibi seviniyorduk
Zuğaşi BEREPE 1998 yılında bir konser albümü olan “Brüksel Live” ı çıkardı. Ancak bu albümden çoğaltılmamak üzere yalnızca 130 adet basılmıştı. Bu albümün hikayesini yine Kazım Koyuncu’nun yol arkadaşı Mehmedali Bariş Beşli’ den dinleyelim : “Grup, zor günleri hep onun parlak fikirleri sayesinde aştı. Mesela Brüksel Live CD’si konser kayıtlarından elde edildi ve 1997 yılında 130 adet kopyalandı. CD’ler o zamanın koşullarında bilgisayardan sıcak sıcak çıkıyordu ve biz fırından sıcak ekmek alan çocuklar gibi seviniyorduk. Böylece sabahlara kadar süren çalışmayla kopyalanan CD’ler ‘ İgzas’ albümünün maddi alt yapısını hazırlar”.
Grup aynı yıl “İGZAS” yani “Yürüyorlar” albümünü çıkarttı. İgzas’da Kazım KOYUNCU Lazca ve Hemşince dillerinin unutulmaması gerektiğini vurguluyordu. Ancak “İgzas” ilk albümleri “Va Mişkunan” kadar başarılı olamadı.
Kazım bir şey dediğinde onu yapardı
Böyle olunca da Kazım Koyuncu kısa bir süre sonra gruptan ayrılmaya karar verdi. Grubun bürokrasisi Kazım Koyuncu’nun üzerinde yoğunlaşınca bu durumdan hiç de hoşnut olamayan Kazım Koyuncu’nun canını sıkmaya başlamıştı, ve bir gün bırakıyorum dedi ve gruptan ayrıldı. sahne gerisi ve grubun bürokrasisinin Kazım’ı çok yoruyordu. Mehmedali Barış Beşli, bunların Kazım’ı çok yorduğunu ifade ediyor. “Kazım bir şey dediğinde onu yapardı, o dediğini yapan bir adamdı” diyor ve ekliyor “ZB’nin bireylerden bağımsız bir özelliği vardı. Devam edeceğiz ama nasıl? Kazımsız olur mu? Kazım’da doğa vergisi
müthiş bir ses vardı. Tartışmalardan yorulduğum bir gün ben de duralım dedim ve ZB durdu.”
a
Kemal Sahir GÜREL ile birlikte “Sultan Makamı” adlı dizinin müziklerini yapan Koyuncu uzaklaştığı Karadeniz ezgilerine televizyon dizisi “GÜLBEYAZ” ın film müzikleriyle geri döndü. Bir anda ilgi odağı haline geldi. Başta Karadenizliler olmak üzere Türkiye genelinde çok tanınan bir isim oldu.
“Taksim de artık bizim memleket oldu”
Kazım Koyuncu albüm çalışmalarını ve film müziklerini sahibi olduğu Stüdyo Zb ( Zuğaşi Berepe ) de yapıyordu. Stüdyo ZB tarihi Tünel Binası ve Galata Mevlevihanesi hemen yakınında bulunuyordu..
Stüdyonun buluduğu Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde bulunan müzik marketleri hep onun müziğini çalıyordu . Kazım Koyuncu bir söyleşisinde Stüdyo Zb’yı ve , İstiklal Caddesini söyle anlatıyordu :” Taksim de artık bizim memleket oldu. Artık esnaflar, o kadar çok arkadaşımız oldu ki. Mahalle gibi bir şey.. Bir şeyi iyi yapıyorsanız bu sadece halkı ilgilendirmiyor. Fuat Saka’nın yaptığı müzik bence bütün dünyayı ilgilendiriyor. Gerçekten Türkiye’de aydın kesim ve öğrencilerin daha çok dikkatini çekti ve Taksim de biraz bunun yaşandığı bir yer. Sonuçta okumuş yazmış insanların daha çok geldiği bir yer. Öğrencilerin daha çok dikkatini çekti. Taksim’de pop falan çalmaz. Çok azdır Taksim’de pop çaldığını görmek. Genelde çalmaz Taksim’de. Bu anlamda bizlerin albümlerinin çalması gururumuzu okşuyor tabii. İyi bir şey yaptığımızı hissettiriyor açıkçası…Biz stüdyoyu geçen yıl açtık. Tam bir sene oluyor. Açmamızdaki sebep ana sebep şuydu. Biz yıllardır müzik yapıyoruz. Elimize bir ufak para geçtiği zaman ev, araba, arsa, marsa değil de müziği ilgilendiren bir şeyler yapmamız lazımdı. Müziği bir stüdyoda yapmak gerekirse kendi stüdyomuzda olmalıydı. Bu stüdyonun esas amacı kendi müziğimizi yapabilmekti açıkçası ama kendi müziğimizi yaparken de bu stüdyonun ciddi masrafları var vs. Her gelen işe evet demek değil asla yine yakın çevremizin, dostlarımız, arkadaşlarımız çalışmalarına da bir olanak açabilmek. Onların katkılarıyla bu stüdyonun ilerlemesini sağlamak. Bütün amacı buydu. Bu anlamda; Hilmi Yarayıcı bizim arkadaşımız, onun albümü burada yapıldı. Tunay Bozyiğit-Seyduna Türküleri ikinci albüm kayıtları burda yapıldı. Hülya Polat’ın yönetmenliğini ben yaptım. Daha çok bizim arkadaşların çalışmaları. Çok da plan yapmadık, saati şu kadar diye. Bundan sonra yapar mıyız bilmiyorum”.

Ancak Kazım Koyuncu dizi ile gelen bu popülariteden bir parça rahatsızdı. Bu yüzden dizilerde çalınan altı parçasını topladığı albümünü bilerek bir yıl erteledi. Sonunda sevenlerine “HAYDE” adlı albümde bu dizide çalınan altı parçayla seslendi. Koyuncu 2004 yılında 15 şarkıdan oluşan “HAYDE” yi çıkardı. Koyuncu Gelevera Deresi türküsünde Şevval SAM’la da bir düet yaptı. Kazım Koyuncu hemen her albümde olduğu gibi bu albümde de yine Hemşince bir halk şarkısı olan “Ella Ella” yı hareketli bir biçimde yorumladı.
“Benim en büyük fobilerimden biri”
26 Nisan 1986 Karadeniz için kara yazılan bir gündü… Ukrayna yakınlarında ki Çernobil kasabasında bulunan Nükleer santralin 4. reaktörü infilak etmişti. Radyasyon yüklü bulutlar fazla gecikmeden Avrupa ülkelerinin pek çoğunu olduğu gibi Karadenizi de ziyaret ettiler. Radyasyonun kötü etkilerine Karadenizlilerde maruz kaldı.
Çernobil faciasından sonra yetkililer bu olayı o dönem pek ciddiye almamışlardı. Hatta bütün uyarılara rağmen dönemin Sanayi Bakanı Cahit ARAL medyanın önüne geçmiş, birşey olmaz demiş, çay içmiş, Karadenizliler için tehlike olmayacağını iddia etmişti. Oysa tehlike vardı, gün geçtikçe Karadenizde kanser öyküleri çoğalmaya başladı. Kazım Koyuncu, sanatçı arkadaşları ve bir grup Trabzon Dernekler Birliği yöneticileri ve üyeleri ile birlikte olayında duyarsız davranan dönemin yetkilileri için Sultanahmet Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.
Kazım Koyuncu’da bu çevresel felakete karşı harekete geçen Karadenizlilerden bir tanesiydi. Kanser forumlarına, kampanyalara katıldı. Bu forumlardan bir yıl sonra “Benim en büyük fobilerimden biri” dediği kanser pek çok hemşehrisi gibi onun da kapısını çalmıştı. Düne kadar kanserle mücadele ediyordu, bugün kendi trajedisini yaşamaya başlamıştı. Kazım Koyuncu’nun kanser hastalığına yakalanması sevenlerini yasa boğdu…
Kazım Koyuncu hastalığı sırasında dinleyicileriyle iletişimini resmi internet sitesi aracılığıyla ( www. Kazım Koyuncu .com )aracılığı ile sürdürdü.. Hasta haline aldırmadan Cerrahpaşa Hastanesi Onkoloji Bölümünde tedavi gören çocuklara kimse duymadan konser verdi.
”Konser, kanser arada bir tek harf farki var”
4 Şubat’ta Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde hastalığına ve zorlu tedavi sürecine karşın izleyicisiyle buluştu. Bir buçuk saat şarkı söyledi.
Kazım Koyuncu, 30 Nisan 2005 tarihinde Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin ödülünü almak ve Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki konseri için Trabzon’daydi. ”Konser, kanser arada bir tek harf farki var” deyip şubat ayında Salonu öyle bir sevgi bulutu kaplamıştı kimse hüzne izin vermemişti. Konser sonrası memlekete Hopa’ya gitmiş ve yakınları, sevenleriyle kucaklaşmıştı..
“Gücümü toparlayıp memleketime geldim”.
Kazım Koyuncu, KTÜ konseri ve aldığı ödülle ilgili duyguların şöyle dile getiriyordu :”Bir kere buradan, Karadeniz’den ödüllendirilmek çok güzel bir şeydir. Karadenizliler pek kolay kimseyi ödüllendirmezler. İkincisi gazetecilerin böyle bir şeyi yapıyor olması beni daha da fazla mutlu eden bir durum oldu. Açıkçası çok mutlu oldum. Çok ta böyle seyahat yapma zamanları değildir bu zamanlar. Memlekete gelmek iyi olacaktı ama böyle bir şey olmasaydı gelemeyecektim. Biraz gücümü toparlayıp geldim. Benim için çok önemli bir ödül
Kazım Koyuncu, Trabzonspor’u sevdi; sahada dik duran Trabzonspor’u. Koyuncu ‘Güçlülerin iktidarına karşı hayde Trabzonspor”a dedi…ATATÜRK Olimpiyat Stadı’ndaki Trabzonspor-İstanbulspor maçına hastalığın tüm risklerini göze alarak sırtındaki bordo mavili formayla gelmişti. Trabzonspor aşığı Kazım Koyuncu , maçı izlerken ‘tüm güzel şeylerin sebebi’ diye tanımladığı hayat arkadaşı Gönül, ona ilaçlarını içiriyordu. O ise hala “Trabzon”, “Trabzon” diye bağırmaya çalışıyordu. O gün bağırmaktan sesi kısılmıştı…
O Karadeniz’in hırçın ve duygusal çocuğuydu…
O sanatıyla, duruşuyla Karadeniz’in hırçın ve duygusal çocuğuydu… Karadeniz’in Sesi, İsyanı, Ruhuydu…27 Haziran 2005 günü Pazartesi akşamı Harbiye Cemil Topuz’lu Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek olan “Hey Gidi Karadeniz” konserine programda olmasına karşın sağlık durumu nedeniyle katılmayacağı bildirildi. Ardından hasta yattığı Amerikan Hastanesinden aynı gün ölüm haberi geldi. Kazım Koyuncu 33 yaşında 25 Haziran 2005 günü aramızdan ayrıldı
Türkiye’de yaşayan tüm halklar Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir araya geldi
Kanser tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kazım Koyuncu için Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda tören düzenlendi. Laz, Hemşin, Gürcü, Ermeni, Kürt ve Türklerden oluşan hayranları ile Koyuncu, kardeş dillerde son yolculuğuna uğurlandı. 25 Haziran 2005 tarihinde aynı mekanda düzenlenecek “Hey Gidi Karadeniz” konserinde sahneye çıkması planlanan Koyuncu, cenaze töreninde son kez sevenleriyle buluştu. Buluşmaya, sevenleri aşırı sıcağa rağmen yoğun ilgi gösterdi. Törene, Koyuncu’nun ailesi, sanatçı dostları, sevenleri ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve Türkiye’de yaşayan tüm halklardan binlerce kişi katıldı. Gözyaşlarının sel olup aktığı törende, muhabirlerin dahi fotoğraf çekerken ağladığı görüldü. Kazım Koyuncu’nun cenazesi, sanatçı arkadaşlarının omzunda, alkışlar eşliğinde sahnedeki platforma yerleştirildi. Cenazesinin üzerine Hemşin poşusu, Trabzonspor’un renkleri ve her renkten çiçekler yerleştirildi.
‘Koyverdin Gittun Beni’
Sahnede üzerinde yaptığı son açıklama olan “Karadeniz dev bir dalgadır, özgür bir sudur” yazılı dev pankart asıldı. Dostları ve sevenleri Koyuncu’ya son sözlerini iletti
Koyuncu’nun cenazesi ile birlikte kitle, Hyatt Regency Otel önüne kadar yürüdü. Binlerce kişinin uzun bir kuyruk oluşturduğu yürüyüş boyunca, duran araçlarda bulunanlar ve yolda yürüyenler de alkışlarla Koyuncu’yu yalnız bırakmadı. Yürüyüş boyunca “Yaşasın halkların kardeşliği” “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Kâzım Koyuncu ölümsüzdür” “Katil devlet hesap verecek” sloganlarını atarak Taksim Metropol Müzik’in önüne dek yürüyerek saygı duruşunda bulundu.
Koyuncu’nun cenazesi, uçakla Trabzon’a gönderildi. Trabzon Havaalanı’na getirilen cenazeyi, Koyuncu’nun yakınları, Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özen, Trabzon’un Maçka İlçesi Belediye Başkanı Ertuğrul Genç, Artvin’in Hopa İlçesi Belediye Başkanı Yılmaz Topaloğlu ve sevenleri karşıladı.
Koyuncu’nun cenazesi, bir dakikalık saygı duruşunun ardından karayoluyla memleketi Artvin’in Hopa İlçesi’ne gönderildi.
Kazım Koyuncu’ya Hopa’da veda
Kanser hastalığı nedeniyle tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde hayatını kaybeden Kazım Koyuncu’nun cenazesi, Artvin’in Hopa İlçesi’nde toprağa verildi.
Kazım Koyuncu’nun doğum yeri olan Pançol Köyü’ne getirilen cenazesi, binlerce kişinin omuzlarında Hopa Meydanı’na taşındı. Hopaspor bayrağına sarılı ve üzerindeTrabzonspor forması da bulunan Kazım Koyuncu’nun naaşı yaklaşık 3 km.lik yol boyunca taşındı. Ardından yaklaşık 10 bin kişinin bulunduğu Hopa Meydanı’na getirildi. Burada bir kamyonun kasasına konulan Kazım Koyuncu’nun naaşı üzerine tulum ve gitar bırakıldı. Tabutun başında nişanlısı Gönül Bozoğlu, annesi Hüsniye Koyuncu,babası Cavit Koyuncu, ailesi Koyuncu ailesi, sanatçı arkadaşları ve sevenler gözyaşı dökerken, törende kalabalık içerisinde fenalık geçirenler ve bayılanlar oldu.Törende konuşan Yazar Sunay Akın, Koyuncu için İstanbul’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda düzenlenen törene sadece Doğu Karadeniz insanının değil, Türkiye’nin dört bir yanından, her kesimden insan katıldığını belirterek, şunları söyledi: “Kazım bu sevgiye layıktı. Genç yaşta kanser illetine yenildi. Çernobil faciasında bazı kravatlı kişiler televizyona çıkıp çay içtiler. İşte bunun akıbetini şimdi yaşıyoruz. Bölgede acilen kanser taraması yapılması gerekir.”
Koyuncu’nun Laz Rock grubunu kurduğu arkadaşlarından Mehmedali Barış Beşli ise, konuşmasına Lazca başladı ve Koyuncu’nun ölümünün hayatın bir komplosu olduğunu belirtti. Beşli, “Bu ölüm hayatın bir komplosudur. Bu komplo Çernobil’dir. Neden bu komployla karşı karşıya kaldı. Çünkü dönemin bakanı karşımıza geçip çay içmişti. Devlet kanserin önünü almalı” diye tepki gösterdi.
Törenin ardından, Koyuncu’nun cenazesi, Orta Hopa Caddesi, Karadeniz Sahil Yolu güzergahında omuzlarda taşınarak Merkez Camii’ne götürüldü.
İkindi namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından, Pançol’deki aile mezarlığında toprağa verildi.
Her adımda hüzün vardı…
Türkiye’nin ilk Laz-rock müzik grubu Zuğaşi Berepe’nin kurucusu sanatçı Kazım Koyuncu ölümünün birinci yılında İstanbul, Ankara, Bursa ve memleketi Hopa’da düzenlenen çeşitli törenlerle anıldı. Törenler boyunca Çernobil’e ve Karadeniz’de artan kanser vakalarına dikkat çekildi.
Kazım’ın yolu onurlu bir yoldu.
İstanbul’da 23 Haziran 2005 Cuma günü kısa bir yürüyüş düzenlendi. Taksim İstiklal Caddesi’nde Mis Sokak’ta tulum eşliğinde başlayan yürüyüş, Galatasaray Meydanı’nda yapılan bir dakikalık saygı duruşu ve kısa bir konuşmayla noktalandı. Kazım Koyuncu’nun arkadaşlarınca organize edilen yürüyüşte sanatçının üzerinde “Kazimişi Gzas Vorert” (Kazım’ın yolundayız) yazılı fotoğraflarını taşıyan grup saygı duruşunun ardından sessizce dağıldı. Törende bir konuşma yapan Kazım Koyuncu’nun Zuğaşi Berepe’den solist arkadaşı Mehmedali Barış Beşli, “Şu anda Kazım’ın sağlığında sürekli yürüdüğü yol olan İstiklal Caddesindeyiz. Maddi anlamdaki yolu bu ama diğer anlamıyla onun yolunun ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Kazım’ın yolu onurlu bir yoldu. Bizler onun yolunda yürümeye devam edeceğiz.” dedi..Mezarına kırmızı karanfiller bırakıldı
Kazım Koyuncu için asıl tören memleketi Hopa’da, doğup büyüdüğü ve toprağa verildiği yer olan Yeşilköy (Panco)’de yapıldı. Sanatçının vefatının yıldönümü olan 25 Haziran Pazar günü Hopa’da Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan halk buradan Kazım Koyuncu’nun dev posteri ve çeşitli pankartlar eşliğinde tulum eşliğinde Pançol’e yürüdü. “ Kazım aramızda”, “ Rüzgar Panco’dan eser” sloganlarıyla yaklaşık 7 km.’lik yolu yağmur altında yürüyen bin 500 kişilik kalabalık, saatler 12.58′i gösterirken bir yıl önce bu saatte ölen Kazım Koyuncu anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Daha sonra yürüyüşe devam eden Kazım Koyuncu sevenleri sanatçının mezarına kırmızı karanfiller bıraktı.
Koyuncu adına gündüz bin 500 kişinin katılımıyla gerçekleşen törenlerin ardından bir de anma gecesi düzenlendi. Akşam festival alanında yapılması düşünülen gece havanın yağmurlu olması dolayısıyla ilçe stadyumuna alındı. Bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan buradaki törende Kazım’ın yaşam öyküsü ile beraber sanatçı kişiliği, müzik alanındaki başarısı ve bu alanda verdiği mücadele anlatıldı. Sanatçının Zuğaşi Berepe’den grup arkadaşı Mehmedali Barış Beşli Koyuncu’nun bilinmeyen yönlerini anlatırken duygulu anlar yaşandı. Beşli, “Kazım bir liderdi. Yaptığı müzikle de bunu kanıtladı. Onu sevgiyle, şefkatle ve özlemle anıyorum” dedi.
KAZIM KOYUNCU HAKKINDA


Dünya ülkeleri israili vursunmu anket !!!
01 Haziran 2010 Yazan SeslikaradenizSizce Türkiye israille savas yapmasını istermisiniz görusleriniz lutfen belirtiniz
Voice Chat Fun Club Join Club
08 Nisan 2010 Yazan SeslikaradenizTürkiyenin en kaliteli Vioce Chat Sitesi sizde katılın
ANILARLA ATATÜRK
05 Nisan 2010 Yazan SeslikaradenizAtatürk Galatasaray Lisesi’nde öğrencilerden birine sordu:
-Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
-Hapı yutardı…dedi.
Bu yanıt Atatürk’ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi.
YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR
Kral Edvard İstanbul’a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
-Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.
DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ
Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk’ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
Örneğin bazı kimseler kendisine:
-Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.
YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN
Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk’ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
Kendisine Sordu:
-Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
Atatürk’ün kısa cevabı şu olmuştu:
-Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
Yapacaklarımdan söz edin.
BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK
Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk’ün kara tahta başındaki resmi görülünce,O’na “başöğretmen” denilmeye başlanmıştı.
Aslında,adlandırmada geç kalınmıştı.
Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra,bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti:
-Yurdu kurtardınız.Şimdi ne yapmak istrerdiniz?
Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti:
-Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak,en büyük amacımdır.
Ondan sonra Atatürk nerede görünse,mutlaka orada bir okula girer,öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu.
Birgün Atatürk’ün yolu köy okuluna düştü.Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu.
Atatürk sınıfa girince,öğretmen kürsüsünü terk etti.
Atatürk:
-Hayır,yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz,dedi.Eğer izin verirseniz,bizde sizden faydalanmak isteriz.Sınıfa girdiği zaman,Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.
DIŞ BASINDAN ATATÜRK
05 Nisan 2010 Yazan SeslikaradenizÇağımızın en büyük liderlerinden biriydi.Türkiye’nin,dünyanın en ileri ülkeleri arasında hakettiği yeri almasını sağlamıştır.
General Mc.Artur (A.B.D 1938)
Atatürk,yalnız Türkiye’nin değil bütün Doğu’nun Ata’sı idi.
Altes Veli Han(Afganistan,1938)
Atatürk,kişilik ve yeteneğin dev gibi bir simgesiydi.
National Tidense Gazetesi(Danimarka,1938)
Çökmüş bir ülkeye geçmişin tarihsel değerini geri veren Atatürk olmuştur.
Massagero Gazetesi (İtalya 1938)
Atatürk,tarihte ülkesinin en büyük adamlarından biri olarak kalacaktır.
Le Morgen Bladet Gazetesi
Atatürk Türkiye’yi utanma ve çöküntüye uğramaktan kurtardı.
Gazete Polka(Polonya 1938)
Atatürk’ün ölümü yalnız Türk Ulusu için değil,O’nun örneğine çok muhtaç olan bütün doğu ulusları için de büyük kayıptır.
Eleyyam Gazetesi(Suriye 1938)
Atatürk’ün ölümü gerek Türkiye için gerekse bütün dostları için derinliği ölçülmez bir kayıptır.
İzvestia Gazetesi(Rusya)
İÇ BASINDAN ATATÜRK
Eşsiz Kahraman Atatürk,vatan sana minnettardır.
İsmet İnönü Cumhurbaşkanı
Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun kişiliğinde böylesine kendini bulmamıştı.
Yahya Kemal Beyatlı
Atatürk düşünceleriyle bitmeyen insandır.
Orhan Seyfi Orhon
Gerçeğe giden bütün yollar O’nda birleşiyor.O’nda tamamlanıyoruz.O’na sırtını çeviren çeviren düşünce bizden değildir.
Cahit Tanrıyol
Atatürk,dinamik bir ruha sahiptir.O’na tutunan insan olduğu yerde kalmaz. Atatürk,geliştirici ve genişletici bir düşünceye sahiptir.O’nun arkasından gidenler geride kalmaz.
Cemal Gürsel
O’na “Ordu yok”dediler “Yapılır”dedi;”para yok”dediler.”Bulunur”dedi;”Düşman çok”dediler, “yenilir!” dedi ve bütün dedikleri oldu.
İ.Habib Sevük
ATATÜRK’ün GENÇLİĞE HİTABESİ
05 Nisan 2010 Yazan Seslikaradeniz
ATATÜRK’ün GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
K. ATATÜRK 20 Ekim 1927.
İSTİKLAL MARŞI
05 Nisan 2010 Yazan SeslikaradenizİSTİKLAL MARŞI
İSTİKLAL MARŞI *.mp3istiklal (985 kb) (*)
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Mehmet Akif ERSOY
(*) T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası & Devlet Çoksesli Müzik Korosu Şef Rengim Gökmen (Bit Değeri 128kbps, 2 Kanal (stereo), Ses Örnekleme 44khz)
İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ
23 Nisan 1920 günü Meclis açılmış. İstiklal harbi başlamış. Ordularımız, Anadolu’yu işgal edenlerle savaşıyor. Yunan ordusu Ankara yakınlarına kadar ilerlemiş. Meclis bu ortamda, yeni kurulan Türk Devleti için bir İstiklal Marşı hazırlatmak istiyor. 1920 yılı sonlarında bu amaçla bir şiir yarışması açılıyor.
Katılımcılara 6 ay süre veriliyor.
İstiklal Marşı yarışmasına bu süre içerisinde tam 724 şiir gönderiliyor. O zamanki adıyla Maarif Vekaleti, yani Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri değerlendirmek için bir komisyon kuruyor. O dönemin Türkiye’sinde iletişim olanaklarının neredeyse sıfır olduğu bir ülkede yarışmaya katılan 724 şiir tek tek okunuyor, içlerinden 6 şiir elemeyi geçip Meclis Matbaası tarafından bastırılıyor ve milletvekillerine dağıtılıyor.
Ayrıca kazanan şiir için 500 lira ödül var. O zaman için çok büyük bir para.
O sırada Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ankara’ da yaşayan ve aynı zamanda milletvekili olan ünlü şairimiz Mehmet Akif (Ersoy)’ dan da bir şiir istiyor.
Bunun üzerine Mehmet Akif Bey “Ben mebusum (milletvekiliyim), müsabakaya katılmam. Ayrıca bir şiir yazıp size veririm” diyor.
Evinde yazmaya başlıyor ve “Kahraman ordumuza” ithaf ettiği şiir bittiğinde, Maarif Vekaleti’ ne teslim ediyor.
Böylece yarışmaya 7. şiir de katılmış oluyor.
Müsabaka sonuçlanıyor. Mehmet Akif Bey’ in şiiri Meclis kürsüsünden Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından büyük bir coşkuyla okunuyor.
Büyük tezahürat ve alkışlar arasında ve oybirliği ile İstiklal Marşı olarak kabul ediliyor.
Tarih 12 Mart 1921.
İstiklal Marşı şiiri kabul edildikten hemen sonra, kürsüden bir kez daha okunuyor ve bütün milletvekilleri bu kez ayakta dinliyor. Meclis yetkilileri birkaç gün sonra Mehmet Akif Bey’ e 500 liralık para ödülünü vermeye geliyorlar. Almayı reddediyor.
“Ben müsabakaya girmedim. Bu para benim hakkım değildir ve bana ait değildir” diyor.
Meclis yetkilileri ısrar ediyor. “Bu parayı kasamızda tutamayız. Siz alın, isterseniz bir yere bağışlayın” diyorlar.
Mehmet Akif Bey bunun üzerine parayı alıyor ve hastanede yatmakta olan gazilerimize bağışlıyor.
İSTİKLAL MARŞI’NIN ŞAİRİ
Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul’da doğdu. 27 Aralık 1936’da aynı kentte vefat etti.
Mehmet Akif ilköğrenimine Fatih’te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti’ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi’ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye’de “Hürriyetçi” öğretmenlerinden etkilendi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye’nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa’nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı.
Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889′da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893′te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete’de yayımladı. 1906′da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907′de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde hocalık yaptı. 1908′de Dârülfünûn Edebiyat-i Umûmiye hocalığına tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.
1908′de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Eşref Edip’in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürresad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913′te Mısır’a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine’ye uğradı.
Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusunda görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi’nde kitabet ve Darülfünun’da edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti.
I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderildi. Burada Almanların eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı’nın akisini Berlin’e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi.
Yine Teşkilât-ı Mahsusa’nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid’e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirliyle birlikte Lübnan’a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi.
Savaş sonrasında Anadolu’da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir’de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920′de Dâr-ül Hikmet’teki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebilürresad dergisi Kastamonu’da yayımlanmaya başladı ve Mehmet Akif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü.
Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.
Burdur mebusu sıfatıyla TBMM’ye seçildi. Meclis’in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921′de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart’ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Mehmet Akif Ersoy 27 Aralık 1936′da İstanbul’da öldü.
Mehmet Akif’in 1911′de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Fransız romantiklerinden Lamartine’i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas Fils’i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren manzum hikâye biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygısı onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmet Âkif’in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir.
Konuşma diline yaşlandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir.
Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmet Akif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu’ya ya da Batı’ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar.
Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı her şeyin üstünde tutar.
Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği anlayışına bağlı kalarak “Sanat sanat içindir” görüsüne karşı çıkmış, “Libas hizmetini, gıda vazifesini” gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir.
Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmet Akif tarafından yazılmıştır. Mehmet Akif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan bu gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır.
Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur.
Bu aynı zamanda Türkçe’nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir.
Mehmet Akif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sinir çekmeye çalışmıştır.
ATATÜRK KRONOLOJİSİ
05 Nisan 2010 Yazan Seslikaradeniz
ATATÜRK KRONOLOJİSİ
1881: Selanik’te doğdu.
1893: Askeri Rüştiye’ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895: Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
1899 Mart 13: İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902 Harp Akademisi’ne girdi ve burada gazete çıkardı.
1905 Ocak 11: Harp Akademisi’ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam’a 5. Ordu’nun 30. Süvari Alayı’nda staj yapmak için atandı.
1906 Ekim: Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Şam’da topçu stajını yaptı ve Kolağası oldu.
1908 Temmuz 23: Meşrutiyet’in ilan edilmesi için çalışmaları.
1909 Mart 31: 31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
1911 Eylül 13: Mustafa Kemal, İstanbul’a Genelkurmay’a naklen atandı.
1911 Kasım 27: Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
1912 Ocak 9: Mustafa Kemal, Trablusgarp’ta Tobruk saldırısını yönetti.
1913 Ekim 27: Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği’ne atandı.
1914 Mart 1: Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
1915 Şubat 2: Mustafa Kemal, Tekirdağı’nda 19. Tümeni kurdu.
1915 Şubat 25: Mustafa Kemal’in Maydos’a gidişi.
1915 Nisan 25: Mustafa Kemal, Arıburnu’nda İtilaf Devletleri’ne karşı koydu.
1915 Haziran 1: Mustafa Kemal’in Albaylığa yükselişi.
1915 Ağustos 9: Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı’na atandı.
1915 Ağustos 10: Mustafa Kemal, Anafartalar’dan düşmanı geri attı.
1916 Nisan 1: Mustafa Kemal’in Tuğgeneralliğe yükselişi.
1916 Ağustos 6: Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş’u düşman elinden kurtardı.
1917 Eylül 20: Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
1917 Ekim: Mustafa Kemal, İstanbul’a döndü.
1918 Ekim 26: Mustafa Kemal, Halep’in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu. 1918 Ekim 30: Mondros Mütarekesi’nin imzalanması.
1918 Ekim 31: Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na atanması.
1918 Kasım 13: Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönüşü. 1919Nisan 30: Mustafa Kemal’in Erzurum’da bulunan 9. Ordu Müfettişliği’ne atanması.
1919 Mayıs 15: İzmir’e Yunan’lıların asker çıkarması.
1919 Mayıs 16: Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı.
1919 Mayıs 19: Mustafa Kemal, Samsun’a çıktı.
1919 Haziran 15: Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
1919 Haziran 21: Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi’ne çağırdı.
1919 Temmuz 8 / 9: Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)
1919 Temmuz 23:Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Erzurum Kongresi’nin toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)
1919 Eylül 4: Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Sivas Kongresi’nin toplanması ve 11 Eylül’de sona ermesi.
1919 Eylül 11: Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı’na saçildi.
1919 Ekim 22: Amasya Protokolü’nün imzalanması.
1919 Kasım 7: Mustafa Kemal, Erzurum’dan milletvekili seçildi.
1919Aralık 27: Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye’yle birlikte Ankara’ya geldi.
1920 Mart 20: İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi, Mustafa Kemal’in protestosu, Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
1920 Mart 18: İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın son toplantısı.
1920 Mart 19: Mustafa Kemal tarafından Ankara’da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
1920 Nisan 23: Mustafa Kemal, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.
1920 Nisan 24: Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1920Mayıs 5: Mustafa Kemal’in başkanlığında ilk Hükümet’in toplantısı.
1920 Mayıs 11: Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1920Mayıs 24: Mustafa Kemal’in cezası Padişah tarafından onaylandı.
1920 Ağustos 10: Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması’nın imzalanması.
1920 Ocak 9 / 10: Birinci İnönü Savaşı.
1921 Ocak 20: İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun esas maddelerinin kabulü.
1921 Mart 30 / Nisan 1: İkinci İnönü Savaşı.
1921 Mayıs 10: Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi’nde Anadola ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu’nun kurulması ve Mustafa Kemal’in Grup Başkanlığı’na seçilmesi.
1921 Ağustos 5: Mustafa Kemal’e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
1921 Ağustus 22: Mustafa Kemal’in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı’nın başlaması.
1921 Eylül 13: Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılması.
1921 Eylül 19: Mustafa Kemal’e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal’in Gazi ünvanını alması.
1922Ağustos 26: Gazi Mustafa Kemal’in Kocatepe’den Büyük Taarruz’u yönetmesi.
1922 Ağustos 30: Gazi Mustafa Kemal’in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı’nı kazanması.
1922 Eylül 1: Gazi Mustafa Kemal’in: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri !” emrini vermesi.
1922 Eylül 9: Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesi.
1922 Eylül 10: Gazi Mustafa Kemal’in İzmir’e gelişi.
1922 Ekim 11: Mudanya Mütarekesi’nin imzalanması.
1922 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal’in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
1922 Kasım 17: Vahdettin’in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan kaçması.
1923 Ocak 29: Gazi Mustafa Kemal’in Latife Hanım’la evlenmesi.
1923 Temmuz 24: Lozan Antlaşması’nın imzalanması.
1923 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal’in Halk Fırkası’nı kurması.
1923 Ağustos 11: Gazi Mustafa Kemal’in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçilmesi.
1923 Ekim 29: Cumhuriyet’in ilan edilmesi.
1923 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1924 Mart 1: Gazi Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi’nde Halifeliği kaldırması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
1924 Mart 3: Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi, Şer’iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmesi.
1924 Nisan 20:Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun kabul edilmesi.
1925 Şubat 17: Aşarın kaldırılması.
1925 Ağustos 24: Gazi Mustafa Kemal’in ilk defa Kastamonu’da şapka giymesi.
1925 Kasım 25: Şapka Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1925 Kasım 30: Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
1925 Aralık 26: Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
1926 Şubat 17: Türk Medeni Kanunu’nun kabulü.
1927 Temmuz 1: Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul’a gitmesi.
1927 Ekim 15 / 20:Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı’nda tarihi Büyük Nutku’nu söylemesi.
1927 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal’in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1928 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal’in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.
1928 Kasım 3: Türk Harfleri Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1931 Nisan 15: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kurulması.
1931 Mayıs 4: Gazi Mustafa Kemal’in 3.kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1932 Temmuz 12: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu’nun kurulması.
1933 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu söylemesi.
1934 Kasım 24: Gazi Mustafa Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1935 Mart 1: Atatürk’ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1937 Mayıs 1: Atatürk’ün çiftliklerini Hazine’ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi’ne bağışlaması. 1938 Mart 31: Atatürk’ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin ilk resmi duyurusu.
1938 Eylül 15: Atatürk’ün vasiyetnamesini yazması.
1938 Ekim 16: Atatürk’ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlanması.
1938 Kasım 10: Atatürk’ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
1938 Kasım 11: İstanbul Şehir Meclisi’nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı’nın çekilmesi.
1938 Kasım 12: Atatürk’ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite Konferans Salonu’nda toplanması.
1938 Kasım 13: Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i koruyacaklarına ant içmeleri.
1938 Kasım 14: Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.
1938 Kasım 15: Hükümet Atatürk’ün Ankara’da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
1938 Kasım 16: İstanbul’lular Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
1938 Kasım 19: Büyük bir törenle, Atatürk’ün Dolmabahçe’den alınan yüce cenazesi, önce Sarayburnu’na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit’e kadar götürülen tabut, oradan Ankara’ya yolcu edildi.
1938 Kasım 20:Atatürk’ün sevgilinaşı Ankara’ya ulaştı ve Ankara’da Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara’lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
1938 Kasım 21: Atatürk’ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi’ndeki Geçici Kabre konulması.
1938 Kasım 25: Atatürk’ün vasiyetnamesinin açılması.
1938 Aralık 26: Atatürk’ün “Ebedi Şef” sanıyla anılmasının kabul edilmesi.
1953 Kasım 4: Atatürk’ün Geçici Kabri’nin açılması.
1953 Kasım 10: Atatürk’ün cenazesinin Anıt-Kabir’e nakledilm




